Photo

Belkiler
Amalar
Keşkeler
Ecekler, acaklar
Hepsi bir sarilmaya bakar
Ve koku
Bir saksı dolusu fesleğen
Bütün o belkiler
Yanarlar oldukları yerde avaz avaz
Ve belki de
İronik
Dogmatik
Ve hatta pragmatik
Ama özlemek
Hani bazen sadece sade olanı
Saf
Hiç bir kötülüğü barındırmadan
Her tehlikeden uzak
Ve hep tehlikenin içinde
Gerçek
Hep ortadayken de yanar mı bir saksı fesleğen?
Yeşil halbuki
Maviye ne kadar da yakın
Kumsalda
İp ince ve ıslak
Duru
Ama siyah
Koyu gri belki de
Belki mi dedim yine
İronik
Dogmatik
Ve hatta pragmatik
Ama gerçek
Yanan fesleğenin kokusu
Kim bilir
Yarın
Henüz yaşanmamış olan
Yaşanması yaşamak istenenlere bağlıyken
Safça sanmak
Niyet
Ne kadar iyiyse o kadar belki yüklü belki de
Belki mi dedim yine
İronik
Dogmatik
Ve hatta pragmatik
Uyusana..

Photo

Çok vücut tanıdım sen yokken. Mermerden yapılmışlardı sanki, tenim tenlerine değdiğinde hissettiğim tek şey üşümek oldu.
Çok sevdiğim bir eylemken öpüşmek nefes nefese, yumruk yer gibi hissettim kendimi.
Ağızımın tam ortasına ve avazımı keser gibi.
Çok vücut tanıdım sen yokken.
Buzdan yapılmışlardı sanki, sadece soğudum herşeyden..

Text

Sanmanın sonu yok.

 

Öyle şeyler sanar ki insan kendi kendine.

Sonra bir bakmışsın yağmur..

Karla karışık.

 

Karla karışık üşür hoşbulmuşluklarım yazını özlediğim kış günlerinde.

Durduk yerde duraksız hüzünler taşınır akıldan kalbe, bütün o şımarıklığa inat.

Cevapsız günaydınlar bırakırım dizlerinin dibine.

Ve uykusuz Türkçeyle, sadece yırtmak için yazılmış kağıt parçalarına denir aşk.

 

Aşk..

Yırtmak için yazılmış kağıt parçalarında saklıdır aslında.

Ayıptır hevesler ve bakışlar yabancı..

Gülüşler esmer ve sanmak yasak kendi kendine..

 

Bir bakışta öpülecek gülüşlerin var,

Şımarmak yasak.. 

Text

tamam konuşmayalım, ben öperek de anlatırım her şeyi..

Text

Pragmatizmden uzak, kıyak anagramlar oluşturdum uykusuz Türkçemle ve kelimelerimin arasına gizledim öznelerimi

Text

Uykularımda dokunduğum dudakların yüzünden kronikleşen sabahlarım kokunla sersemler bir çok zaman.

Doğanın insanla dalga geçme şeklidir koku belki de..

Uyanınca geçer bazen de hatırlattıkları yüzünün.

Ve hatta yüzün.. Gitse ya bazen gözümün önünden.

Dudakların mesela..

Tenin..

Özlemezden gelmenin işe yaramadığı nevrorik zamanlar bunlar.

Her yerini hatırlıyorum.

Tenini, terini, tadını, aklını, kalbini, nefesini..

Özlemenin en derin halidir rüyalarım.

Text

Boşver dedi kadın..
Vermem dedim.
Av mı olacaksın avcı mı diye sordu kadın..
Fesleğen dedim.

Text

Sen daha ben demeden atladı adam ve canımı yakan adamın inandıklarıydı portakalın yanında içilen rakının çokluğuna rağmen

Photo

Aşkım da değişebilir gerçeklerim de
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı
Yangelmişim diz boyu sulara
Hepinize iyiniyetle gülümsüyorum
Hiçbirinizle dövüşemem
Benim bir gizli bildiğim var
Sizin alınız al inandım
Morunuz mor inandım
Ben tam kendime göre
Ben tam dünyaya göre
Ama sizin adınız ne
Benim dengemi bozmayınız

- Turgut Uyar -

Text

Kırmızı ışıklarda yazılan bir hikayeydi bu.

Dur dedi her şey,

Durmadık.

 

Günler uzamaya yeni başlamıştı ilk kahve içilirken karşılıklı.

Şimdi geceler daha uzun artık. Yetmiyor kahve içmeye zaman.

 

Ne kadar doğruydu rakamlara yüklenen anlamlar.

Sokaklar bu kadar çok şey anlatmak zorunda mıydı?

Hafif nemli havanın hafif nemlendirdiği kumlar üzerinde yürürken, canıma  batan güneş mecbur muydu bu kadar yakmaya?

 

Cankurtaran’da bir kahvaltı esnasında can kurtarırken, uzunca çizilmişti mayıs..

 

Onbeş mesela, ne kadar anlatabilir bir şehrin mükemmelliyetini? Uğruna savaşılıp kanlar dökülen bir manzaranın getirip tam dudak ucuma bıraktığı tatları, yavaş yavaş mayışan yağmurlu bahar günlerini. Peki ya mayışmış bir konserde, ondokuz’un yarattığı siniri hafifletir mi içinde taşıdığı bir ve dokuz? Hiç bir günün yimialtı saat olması için dua eden oldu mu aranızda ya da yirmialtı size de hatırlatır mı eşcinsel bir çiftin çiftleşmesinden kaçarken sıkı sıkı tutulan elin sıcaklığını? Yirmialtı.. Yapmayı çok istediğin bir şeyi yapmamak için içmekten vazgeçilen biralardı birazda.

Sanmalarla geldi haziran ve sonra bir gün hazırlandı, gizlice verilmiş sanmalar zincirinde..

 

Bütün günlerini topladığında bir eden bir ay var takvimde ve bu ay birle başlarken dokuzla bitti. Onbeşinde bir cenaze yaşansa da sımsıkı bir sarılma yerleşti hafızaya, en uzun günün yaşandığı yirmibirinin sıcağı bir muallaşk da toplandı koskoca ayda.

 

Sustu kelimeler, küstü kalem temmuzun mutluluğundan..

 

Yüz görülmeden ses duyulmadan geçen on günün ardından onüç ondörde bağlanırken bağlandı bir gece, bembeyaz bir hikayeye. Kimselere verilmeyecek kadar güzel gizler gizlendi hikayenin içine. Keyif dolduruldu bardaklara ve hızlıca içildi külden hikaye. Kırmızıyla sarı karıştı birbirine, turuncu değil maviydi ateş. Yirmidört’ ün hatırlattığı birlikte yürünen sokaklardı, aslında yirmidört, sanmaların inanmalara kaymasıydı. Mayışan günler kavruktu artık. Eski sokakların yeni hikayeleri yazılıyordu, üzerine su serpilerek serinletilmiş hıyarlar eşliğinde. Yanıyordu gün, terliydi gece, mutluydu gözler, ıslaktı dudaklar. Uykular. Düş doluydu artık.

 

İkinoktayanyanaydı ağustos boyu, kısa çöptü her iç çekişte ellerimde kalan, bir hoş geldine ithaf edildi kalemden dökülenler..

 

Yine bir onbeş günü sanmalar inanmalara öykündü, sanılanlara inanırken büyüdü aşk, kanamalı günaydınlarla savaşırken. Paylaşılanlar büyürken yeşerdi deniz, titremeler yarattı dokunuşun heyecanı, her saatin altmış dakikasına bile sığmayacak kadar büyüktü mavi. Ama külden yapılmıştı evler, acımasızdı rüzgar. Hikaye dökülmeye başladı kalemin ucundan deftere, bu sefer ses girdi devreye, tam da onsekizlikti her şey. Yürümeye devam etmeyi düşünen özlem dayanamadı gitmeye. onsekiz demek öyle bir ses demekti. Aynı ayın içerisinde yirmiye bostancı yüklendi, saat yirmi sularıydı, inanılmayan tesadüflerin hazırladığı, aynı anda aynı yerde birbirinden habersizce bulunarak oluşan bir karşılaşmayla. Aynı yirmiye sığdı yıkım, gidiş, kapanan cennet kapıları. Bir başka yirmialtıda gün battı iki fincan kahve eşliğinde, iki güneş gözlüğünün arkasından batarken güneş, gözlerin canımın bütün acısını alırken derin bakışlarınla. Otuz demek zafer demekti ve perşembeydi günlerden, gitmekten bahsetti dudakların. Denize nazır, ada manzaralı bir duvarın üzerinde otururken. Dalgaların verdiği pozlar güneşin umurunda değildi, batıyordu yine de. Her yerini biliyordum oysa ki, terini, tenini, tadını, aklını, kalbini, nefesini.

 

Islandı eylül, hiç sessiz..

 

Kaçınıza yedi rakamı dünyanın en kıymetli göz yaşlarını hatırlatabilir ki, ondördünü onbeşine bağlayan gece büyülü bir yokuş, müzikli bir kapıda can verildi fesleğene ve bir avucun içinde canlandı dudaklarla birlikte kalp. Birlikte bir sabaha uyanmak vardı. Rüya gibi. Uyanamadık. Birlikte bir sabaha uyanmak için bir gece birlikte dalmak gerekiyordu uykuya. Cennetin bir köşesinde yürürken yasaklı hikayenin üstüne, ağır bir kapı açıldı.

 

Uzun bir hikaye yazıldı nefes nefese kızıl ekim günlerinde..

 

Cennet denince hanginizin aklına gelir ki dokuz? Uykular, güçsüzdü artık tedirginlikler karşısında. Dayanamamak vardı özünde. Vazgeçmek zordu yürürken sanılanların üzerine. Yirmi deyince bir çıkmaz sokağın bağladığı nemli kumsalda güneşin çektiği fotoğraf karelerinin kocaman bir sevgiye çıkacağı gelir mi kimsenin aklına? Yağmur yazıldı kumsala. Donuktu sahil. Kuruydu kumlar. Bayramın hatırlattığı upuzun sessizlikler de girdi hikayeye. Çarşaf gibi denizin anlatacağı anılar vardı hafızalara. Gitmelere engel hatıralar.

 

Çıplaktı kasım beklenti yüklü çaylar içilirken..

 

Bir kasımda tutamadık temmuzun tutkusunu ve bir kasım hem birin içinde acıyı, hem dokuzun içinde hüznü, hem de ay dönümünde mutluluğu barındırabilir mi? Ya da bir ve dokuz bir araya gelince kasımın içinde, bu kadar mı mutluluk verir mayışık baharın ondokuzuna inat?

Bir kasım kaç tane bir kaç tane dokuz yüklüdür ki?